https://cildirgoluseyahat.com.tr/

ALİ RIZA COŞKUN


OZANLARIN DİLİNDEN

Ozanların dili; yalnızca söz söylemenin değil, hâl olmanın dilidir.


Ozanların dili; yalnızca söz söylemenin değil, hâl olmanın dilidir. Sazın teline dokunan parmak, aslında yüreğin en derin yerine dokunur. Bu yüzden ozanlık, bir meslekten öte bir yürüyüştür; halktan Hakk’a uzanan, meşakkatli ama bereketli bir yolculuk… Bu yol, sözü süslemekten ziyade sözü yüklenmeyi gerektirir. Çünkü ozan, yaşadığını söyler; söylediğini yaşar.

Halk ozanlığı, bu toprakların hafızasıdır. Tarih kitaplarının yazamadığını saz anlatır, fermanların söyleyemediğini deyiş dile getirir. Sevinçte halay olur, hüzünde ağıt… Bir köyün yoksulluğu da oradadır, bir memleketin onuru da. Ozan, gördüğünü saklamaz; eğriyi eğri, doğruyu doğru söyler. Taşlama varsa yerindedir, övgü varsa hak edenedir. Bu yüzden sözü keskindir ama niyeti kırmak değildir.

Ozanlık geleneğinin özü irticaldir; anlık söyleyiş, içten geliş… Atışmalar bu geleneğin en canlı örneklerindendir. İki ozan, söz meydanında karşı karşıya gelir; biri söyler, diğeri karşılar. Kaba kuvvet yoktur, kelam vardır. Zekâ, hafıza, irfan ve edep ölçüdür. Dudak değmezde ise söz daha da dar bir yoldan geçer; dudak sesleri kullanılmadan söylenen dizeler, ustalığın nişanesidir. Gaipten söylemek denilen hâl ise ozanın kendinden geçip sözüne geçilmesidir; sanki söz, ozanın değil de ozan sözün emrindedir.

Bu geleneğin ulu çınarları vardır. Aşık Şenlik mesela… Çıldır’ın ayazında yoğrulmuş bir bilgelik. Onun dili, sadece şiir değil, duruştur. Vatan derdini sazla anlatmış, sözle nöbet tutmuştur. Aşık Sümmani, aşkın ve ayrılığın en ince hâllerini dile getirmiş; sevdayı hem beşerî hem ilahî bir kapıda bekletmiştir. Murat Çobanoğlu, Kars’tan yükselen gür sesiyle, halkın gündelik derdini, taşlamanın en sahici biçimiyle söylemiştir.

Şeref Taşlıova’nın sözü ölçülüdür; ne eksik ne fazla… Dediği yerine oturur, sustuğu da anlam taşır. Aşık Reyhani ise taşlamanın ustasıdır; güldürürken düşündürür, düşündürürken utandırır. Onun sözünde ironi vardır ama köksüzlük yoktur. Her biri, halkın aynası olmuş; o aynada hem güzeli hem çirkini göstermiştir.

Aşık Veysel Şatıroğlu’nu anmadan bu yol tamam olmaz. O, toprağın dilini çözmüş bir bilgedir. “Benim sadık yârim kara topraktır” derken, insanın kibirden arınışını anlatır. Görmeyen gözleriyle, herkesten fazla görmüştür. Mahsuni Şerif ise çağının vicdanı olmuştur. Sözünü sakınmamış, bedelini ödemiş ama susmamıştır. Onun sazı, yalnızca türkü çalmaz; itiraz eder, sorgular, hatırlatır.

Bugün modern çağdayız; anlayışlar değişiyor, kültürler birbirine yaklaşıyor. Fakat ozanlık, zamana yenilen bir gelenek değildir. Biçim değişir, mecra değişir ama öz kalır. Çünkü insan oldukça dert olacak, dert oldukça da ozan sözüne ihtiyaç duyulacaktır. Saz belki bir sahnede, belki bir odada, belki dijital bir kayıtta çalınır ama niyet değişmez: Hakikati söylemek.

Birçok ozanımızı uğurladık bu yolda. Kimi genç yaşta, kimi ömrünü tamamlayarak… Ardında bıraktıkları birkaç dize değil; bir duruş, bir ses, bir izdir. Hâlâ bu yolu sürdürenler ise aynı emaneti taşır. Onlar, eski ustaların nefesini bugüne taşır; bugünün sözünü de yarına bırakır.

Ozanların dili, duyguyu süslemez; olduğu gibi koyar önümüze. Hüzünse hüzün, özlemse özlem… Vurucudur ama yapmacık değildir. İçtendir çünkü halktan gelir. Bu yüzden her okunduğunda, her dinlendiğinde yeniden karşılık bulur. Bir başyapıt olması bundandır; eskimez, çünkü insan eskimez.

Ozanların dilinden bakınca dünya daha anlaşılır olur. Söz, süs olmaktan çıkar; yük olur, emanet olur. Ve biz biliriz ki bu dil sustuğunda, sadece bir gelenek değil, bir vicdan da susar. O yüzden ozanlık, ilelebet sürecek bir çağrıdır: Söze kulak verene, yüreğini açana…

YAZARLAR