Sadece yollar uzadı, araya mecburiyetler girdi.
Zamanın sert rüzgârı esti, şartlar ağırlaştı;
biz de hazan yaprakları gibi savrulduk dört bir yana.
Bir tren dumanında kaldı çocukluğumuz,
bir otobüs camında buğulandı gözyaşımız.
Arkamızdan el sallayan dağların siluetini
uzun süre içimizden silemedik.
Kimi ekmek derdine düştü,
kimi çocuklarının yarınlarına tutundu,
kimi “birkaç yıl” diye çıktı yola…
ve o birkaç yıl, bir ömre yayıldı.
Takvimler değişti, şehirler büyüdü,
biz büyüdük sandık;
oysa içimizde hep aynı köy çocuğu kaldı.
Oysa ki biz hiçbir zaman senden kopamadık memleketim.
Gurbette öğrendik kıymetini.
Beton duvarların arasında yankılanan adımlarımız
senin toprak kokunu aradı.
Yağmur yağdığında asfalt ıslanırdı;
ama biz o kokuda hep ıslak topraklarını arardık.
Bir sabah ezanında,
bir kuş kanadında,
bir tandır dumanında saklı kaldın.
Oysa ki sen hiç sitem etmedin memleketim.
Kapını kapatmadın.
“Niye gittiniz?” demedin.
Dağların yerinde durdu,
rüzgârın aynı serinlikle esti,
mezarlıkta yatanlarımız bizi bekler gibi sustu.
Çeşmenin başındaki taş yerindeydi,
Söğüdün gölgesi hâlâ serindi.
Sanki biz dün ayrılmışız gibi
her şey bizi bekledi.
Oysa ki sen hep merhametliydin memleketim.
Biz seni bir garanti kapısı bildik.
Dara düştüğümüzde “dönerim” dedik.
Yorulduğumuzda “köyüm var” diye teselli bulduk.
Şehirlerin kalabalığında kaybolurken
arkamızda dimdik duran bir kapımız olduğunu bilmek
bizi ayakta tuttu.
Çünkü insanın sığınacağı bir yer varsa
tamamen yıkılmaz.
Ama memleketim…
Gurbet kolay değildi.
Nice insanımız senin hasretinle yaşlandı.
Nice ana, “bu yaz gelirler” diye gözünü yola dikti.
Nice baba, toprağını son bir kez süremeden
gurbet elde kapadı gözlerini.
Birçoğu dönüş biletini yüreğinde taşıdı,
ama kavuşmaya ömrü yetmedi.
Hasret, bazı yüzlerde kırışık oldu;
bazı dualarda yarım kaldı.
Ve biz…
Bir yanımız hep eksik kaldı.
Bayram sabahlarında daha çok anladık yokluğunu.
Kalabalık sofralarda bile içimize bir sessizlik çöktü.
Çünkü ne kadar uzağa gidersek gidelim
çocukluğumuz hep senin sokaklarında koştu.
Yorgun düştüğümüzde gözümüzü kapayıp
senin ufkuna sığındık.
Oysa ki biz seninle aramıza mesafe koyduk
ama gönlümüze mesafe koyamadık memleketim.
Şartlar bizi savurdu,
zaman bizi değiştirdi,
şehirler bizi yordu.
Kimi fabrikalarda eskidi ellerimiz,
kimi ofis ışıklarında soldu gözlerimiz.
Ama içimizdeki o dağ havası,
o berrak su,
o samimi selam hiç eksilmedi.
Oysa ki biz ne kadar da şendik bir zamanlar…
Aynı harmanda gülüyor,
aynı çeşmeden su içiyor,
aynı gökyüzüne bakıyorduk.
Kederimiz de ortaktı sevincimiz de.
Şimdi dağıldık.
Kimi kuzeyde, kimi güneyde,
kimi yurt dışında, kimi başka şehirlerde.
Ama kalbimizin pusulası hâlâ seni gösteriyor.
Oysa ki memleket sevdası
insanın üzerinden hiç gitmiyor.
Bir gün yolumuz yine sana düşerse
bil ki bu bir dönüş değil;
gecikmiş bir kavuşmadır.
Belki saçlarımız ağarmış olacak,
belki adımlarımız yavaşlamış;
ama kalbimiz yine çocuk kalacak.
Çünkü biz senden hiç gitmedik memleketim…
Sadece savrulduk.
Ve oysa ki sen,
hep yerindeydin.
Hep merhametliydin.
Hep bizimdin.



