Bazı sözler vardır; bir milletin kalbinden kopar, nesiller boyunca dilden dile dolaşır. Sanki bir dua gibi, sanki bir hatıra gibi… “Atam, anam ay terekeme…” sözü de böyledir. İçinde hem bir aidiyetin sıcaklığı hem de köklerine duyulan derin saygının izleri vardır. Bu söz, yalnızca bir hitap değildir; bir kültürün, bir hayat tarzının ve bir karakterin ifadesidir.
Terekeme kültürü dediğimiz o köklü dünya, sadece bir topluluğun yaşam biçimi değil; aynı zamanda bir duruşun, bir terbiyenin ve bir gönül zenginliğinin adıdır. Bu kültürde insan, önce ailesini sonra köyünü, sonra da vatanını sever. Çünkü bilir ki insanın kökü neredeyse, yüreği de oradadır.
Terekeme obalarında (köylerinde) büyüyen bir çocuk daha küçük yaşta öğrenir bazı şeyleri:
Büyüğün sözü yere düşmez.
Küçüğün başı okşanır.
Komşunun kapısı yabancı değildir.
İşte bu anlayış, yıllar boyu insanları birbirine bağlayan görünmez bir bağ olmuştur. Bir köy odasında yakılan sobanın etrafında toplanan insanlar, sadece ısınmak için değil; aynı zamanda gönüllerini ısıtmak için de bir araya gelirdi. O odalarda sözün değeri vardı. Sazın sesi yankılanır, bir aşık sazını dizine koyduğunda herkes susar, çünkü bilirdi ki birazdan gönüllere dokunan bir hikâye başlayacaktır.
Terekeme kültüründe saz sadece bir enstrüman değildir; o, gönlün dilidir. Söz ise o dilin tercümanıdır. Aşıklar, ustalarından öğrendikleri geleneği çıraklarına aktarır; her mısra, her türkü bir sonraki nesle emanet edilirdi. Dağlardan, yiğitlikten, gurbetten ve sevdadan bahseden o türküler aslında bir halkın ruhunu anlatırdı.
Ve dağlar…
Terekeme türkülerinde dağlar boşuna geçmez. Çünkü dağlar, hem özgürlüğün hem de direnişin sembolüdür. Yiğidin yurdu dağdır; sevdanın yankısı da çoğu zaman dağlarda duyulur. Belki de bu yüzden Terekeme ozanlarının dilinde dağlar hep canlıdır, hep konuşur.
Bu kültürde atın yeri ise bambaşkadır. At sadece bir ulaşım aracı değildir; o, yol arkadaşıdır, sırdaştır. Bir Terekeme için at; yoldaş demektir, özgürlük demektir. Atın nal sesi, bozkırın kalp atışı gibidir. İnsan ile at arasında kurulan o güçlü bağ, aslında doğayla kurulan dostluğun bir yansımasıdır.
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarına baktığınızda Terekemelere rastlayabilirsiniz. Gürcistan’da, Azerbaycan’da, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde… Fakat nerede olursa olsun aynı kültürün izleri görülür. Aynı misafirperverlik, aynı gönül zenginliği, aynı sıcaklık. Sanki kilometreler uzak olsa da kalpler aynı köyde yaşamaya devam eder.
Çünkü kültür dediğimiz şey, sadece yaşanılan yerle değil; yaşatılan değerlerle var olur. Terekeme kültürü de işte böyle bir mirastır. Dün nasılsa bugün de öyledir; bugün nasılsa yarın da öyle olacaktır.
Ama zaman zaman insanın içine bir hüzün de çöker. Çünkü eskiden köy odalarında yankılanan saz sesleri artık her yerde duyulmaz oldu. O eski sohbetler, o uzun kış geceleri, o samimi muhabbetler… Günümüzün hızlı dünyasında bazen geride kalmış gibi görünür.
Fakat yine de umut vardır. Çünkü bu kültürü yaşayan ve yaşatan insanlar hâlâ vardır. Bir köy meydanında sazını eline alan bir aşık, bir çocuğa atasının hikâyesini anlatan bir dede, bir misafire sofrasını açan bir ana… İşte onlar bu kültürün yaşayan hafızasıdır.
Terekeme insanının kalbi temizdir. İyi niyetlidir. İçinde kin barındırmaz; gönlünde merhamet taşır. Belki de bu yüzden yüzlerinde hep samimi bir tebessüm, sözlerinde ise içten bir sıcaklık vardır.
Ve insan şunu hisseder:
Bu kültür kolay kolay yok olmaz.
Çünkü bir kültürü yaşatan şey sadece kitaplar değildir; onu yaşatan insanın kalbidir. Terekeme kültürü de işte böyle bir kalpte yaşamaktadır.
Atalarından aldığı terbiyeyi evlatlarına aktaran, sazın ve sözün kıymetini bilen, dağların heybetini türkülerinde yaşatan bu insanlar var oldukça;
“Atam anam ay terekeme…” diye başlayan o aidiyet duygusu da yaşayacaktır.
Ve inanıyorum ki bu kültür, dün olduğu gibi bugün de yarın da yaşayacak.
Ta ki insanın kalbinde vatan sevgisi, birlik ve beraberlik duygusu var olduğu sürece…
Terekeme ruhu da yaşayacaktır.




