ÂŞIKLARIN DİLİNDE “GÖÇ” VE “GURBET”

ÂŞIKLARIN DİLİNDE “GÖÇ” VE “GURBET”

Muhacir, “göçmen, Hz. Muhammed'e

     Muhacir, “göçmen, Hz. Muhammed'e  (SAV) uyarak Mekke'den Medine'ye göç eden” anlamlarına gelen bir kelime olup Türkçede Osmanlı İmparatorluğu dönemi sonlarından itibaren Balkanlar’dan mecburi göç yaşayıp Anadolu’ya gelenlerin genel adıdır

Osmanlı-Rus Savaşı ve Kafkasya Savaşı (19. yüzyıl) sırasında Kafkasya'dan göçenler de Muhacir olarak adlandırılır

       

                                                         Göç nedir?

        Göç, dini, iktisadi, siyasi, sosyal ve diğer sebeplerden dolayı insan topluluklarının hayatlarının tamamını veya bir bölümünü geçirmek üzere bir iskân ünitesinden, bir başkasına yerleşmek suretiyle yaptıkları coğrafi yer değiştirme hareketidir. Kişisel nedenlerle yer değiştirmeye ve bu esnada nakledilen eşyaların hepsine de göç denmektedir. Ayrıca kuşların, balıkların ve bazı hayvan türlerinin, belli mevsimlerde dünyanın çeşitli yerlerine gitmeleri de göç adıyla anılır,

        Birçok gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi göç bir ülkenin başlıca sorunları arasında yer almaktadır. Bunun temeli ise köy yaşamında makineleşmeye geçilmesi ve sanayileşmenin ülkede daha fazla değer kazanmasıdır. Ayrıca eğitim şartlarının yetersizliği de insanları şehre sürüklemiştir. Sağlık koşullarının köylerde yeterli düzeyde olmaması da göçün başlıca etkenleri arasında yer almaktadır[i].

 

     1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Elviye-i Selase olarak bilinen güneybatı Kafkasya toprakları Ruslar tarafından işgal edilince, özellikle Ardahan ve Kars bölgesindeki Türk köyleri Ruslar ve Ermenilerce yakılıp yıkılmış, devletlerarasında imzalanan barış antlaşmalarının sağladığı bazı haklar ise yeterince korunmadığından, buranın yerli halkına Anadolu’ya göç etmek dışında başkaca bir seçenek kalmamıştır. Prof. Kırzıoğlu; halkın göçe çıkma kararında “Halife toprağında Cuma namazı kılmak” veya “Çocuklarını Osmanlı okullarında okutmak” gibi nedenlerin de etkili olduğunu belirtmektedir.

 

       Türk ordusunun Erzurum’a doğru geri çekilmesi ile başlayan ve kimi kaynaklara göre, yaklaşık beşyüzbin kişiyi muhacir durumuna düşüren göç süreci, savaşın kaybedilmesini izleyen üç yıl boyunca sürmüş, Rusların bu göçü batılı devletlere yönelik ve tamamen propaganda amaçlı olarak durdurma girişimleri ise, bir süre sonra Rusların ve diğer bazı batılı devletlerin teşviki sonucunda kontrolden çıkan Ermeni çetelerinin bölgedeki katliamları nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.

 

        Savaşın kaybedilmesinin ardından Erzurum vilayeti, muhacirlerin toplanma yeri ve buradan Anadolu’nun diğer vilayetlerine dağıtım merkezi işlevini görmüştür. Osmanlı tarafından 1860 yılında kurulmuş olan İskân-ı Muhacirin Komisyonunun çalışmaları ile ülkenin iskâna elverişli bölgeleri belirlenmiş ve muhacirler, Sivas başta olmak üzere Yozgat, Tokat, Amasya, Niğde ve Nevşehir gibi İç Anadolu vilayetlerine iskân edilmeye çalışılmışlardır.

    Anadolu’ya Türklerin ilk göçü Malazgirt 1071 Meydan Muharebesinden sonra başlar ve göçler belirli tarihlerden sonra sürekli Anadolu’ya Kafkasya’dan(Azerbaycan, Ahıska, Tiflis, Ahırkelek, Borçalı ve Ağbaba) göçler 1800’den 1920 yılına kadar devam etti[ii].

    

    Prof. Dr. Belli, “16 Ağustos 1064 tarihi Sultan Alparslan ve askerlerinin Ani ve Kars Kalesini alıp Anadolu’ya Orta Asya’dan binlerce Türkmen oymağını gelmesini sağlayan, kapıların açılmasını sağlayan bir zaferdir.”

    

    Şu veya bu sebepten dolayı doğup büyüdükleri yerleri terk edip başka bir şehre göç edip orada rızkını aramak elbette ki kolay değildir. Yurdundan göç eden insanların düşüncelerine tercüman olan yöre âşıkları da bu göç’ten etkilenmiştir.

       Çıldır ilçesi geçmişten günümüze kadar Âşık Edebiyatının yaygın olarak yaşatıldığı ilçemizdir. Yazılı kaynaklarda 16.yy.dan bu tarafa bölgede yetişen âşıkların sayısında sürekli artış olmuştur.1850–1913 yılları arasında Çıldır-Yakınsu kasabasında yaşayan Âşık Şenlik (Âşık Şenlik Kolu) geleneği tüm yurda yayılmıştır. Âşık Şenlik’in yetiştirdiği Çırakları da zaman içinde birer usta âşık olmuştur. Çıldır’a “Âşıklar Diyarı” da diyebiliriz. 

     Göç esnasında yörede nüfusun azalması ile birlikte geleneğin bir parçası olan düğünlerde âşık bulundurma geleneği de ne yazık ki kaybolmuştur. İster istemez bazı âşıklarımız ve şairlerimizde göç kervanına katılmışlardır. Yöreyi terk etmeyen âşıklarımız da vardır. Bunlar Âşık Memet Oktay (Erkani),Âşık İsrafil Uzunkaya (Seyyati),Âşık Yavuz Timur, Âşık Tunay Aksu, Âşık Faruk Erdoğan. Bu âşıklarımız halen Âşık Şenlik geleneğini devam ettirmekteler.

      

     İnsanlar için bazı faktörler vardır ki, manevi yapısını olumsuz yönde etkiler. Bunlar yaşanılan olaylar(kaza ölüm, yangın, haksızlıklar, baskılar, vs…)maddi imkânsızlıklar ve bedeni arızalar gibi faktörlerdir. Hasretlik ve sılaya kavuşma arzusunu da bunlara dâhil edebiliriz. İnsanların doğup büyüdüğü toprakları terk etmesi kolay ve keyfi değildir. Bunun için pek çok sebep sıralanabilir. Ancak şurası var ki insanlar kopup geldiği topraklara, geçmişteki günlerine hayatları boyunca hep özlem duyarlar[iii].

       Toplumun gözü inancı, düşüncesi hülasa sözcüsü olan âşıklar pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da duyarsız kalmamış, şehre göçü ve köye özlem duygularını dile getirmişleridir.

        Âşıklar pek çok konuda olduğu gibi başka bir diyara göç ve sılaya özlem duygusu konusunda duyarsız kalmamış şiirlerinde zaman zaman şehre göçlerini ve köye özlem duygularını dile getirmişlerdir[iv].

     İnsanlar nice yıllar ecdadının ocağına elveda derken, aynı zamanda tandırının buram buram sıcağına hatta hatta vızır vızır uçan karasineklere ve duvardaki saklı duran farelere de elveda der. İçindeki acısıyla evine, sattığı hayvanlarına çaresiz bakar, tarlasının toprağını öper, koklar, hayellerini orada bırakarak şehre göçer[v].Gurbet eline bir türlü alışamayan büyükler”Oğlum beni toprağıma götür veya ben öldüğümde beni köyümün mezarlığına defin edin diye vasiyet eder.    

                                                         Vatandan Ayrılmak.

         İnsanların hayatında derin izler bırakan faktörlerin başında ayrılık gelir. Bundan dolayıdır ki ayrılık üzerine ;”Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, ayrılık bir dirhem fazla gelmiş.”Ayrılık ateşten gömlektir.” “Ölüm Allahım emri, ayrılık olmasaydı[vi].Zalim gurbet, Anamdan, babamdan ayırdın beni. Elin kırıla gurbet, Yükledim göçümü gurbet ellere.” Gibi pek çok söz söylenmiştir.

        İletişimin hızlı geliştiği çağımızda köyündeki akrabasını arayan bir yaşlımız konuştuğu yakınına şu soruları sorar”Tarlayı ektiniz mi? bu sene mahsul nasıl bizim evlerin durumu nasıl, Ahmet çavuş ne yapıyor, kısacası köydeki herkesi sorar özlemini tatmin etmeye çalışır. Özellikle büyük şehirlerde kendi bölgeleri ile ilgili yapılan belgesel nitelikli filmleri ve Âşıklar programlarını büyük bir zevkle dinlerler.

 

                          

                    Âşıkların hayıflanmaları ve şikâyetleri de şu şekildedir.

 

    Gurbetin geçen her günü zehridir. Vatandan ayrılmak ne illet şeymiş. Ne ark kalmış ne savacak, ocak sönmüş. Pur duvarlar yana yatmış. Kaldırımlar yüksek atmış. Evler çökmüş, damlar çürük. Sanki evler yere batmış. Bahçe bostan terk edilmiş. Mezarlıkta otlar bitmiş, taşlar düşmüş adlar yitmiş. O tanıdık çehreleri bulamadım. Çimdiğimiz göller nerde? Hoş sohbetli diller nerde? Kader bizi senden almış. Bu dağların maralı köyüm ne oldu? Malı mülkü araziyi hiç ettik. Koyunu kuzusu melemez olmuş. Alın teri dökülürdü, talan yok idi. Yiğitlik kalmadı, mertlik bozuldu. Doğruluk var idi, yalan olmazdı. Elini öpecek büyük kalmadı. Köyün halleri şimdi perişandır.[vii]

          Bazen de âşıklar vatanından övgü ile söz eder.”Ülkemizin her bir tarafı güzelliklerle doludur. Her birinin kendince cezp edici ve ilgi çekici tarafı vardır. İster ormanlık, ister sahil, isterse kıraç arazi olsun insanların kendi beldesi hep tercih edilir olmuştur. İnsanlar uzun yıllar önce terk ettiği memleketine özlem duyuyorken, işin doğrusu geçmişine özlem duymaktadır, o günlerini özlemektedir. Âşık memleketinin güzelliklerini övgü ile met ederken derin duygular içine girer. Köyünden yıllardır uzak kalan âşıklar şunları sıralar:

         Balları canlara şifadır. Kaymağı yağı ne güzeldir. Köyünde nadide halılar dokunur. Dağları çiçek, kekik kokar. Bahçesi bağı çiğdem, çiçek, gül açar, burcu kokar. Yaz baharda coşar seli vardır[viii].Baharın kuzular meleşir, Karın altından çıkan Kardelenler bizi selamlar.

            İnsanların tek tek ya da toplu olarak bir yerden başka bir yere gitmeleri, ayrılık, gurbet, sıla, hasret gibi temaların doğmasına yol açmıştır. Doğup büyüdüğü, hayatını sürdürdüğü yerden, ana, baba, kardeş, eş, dost, sevgili gibi çeşitli bağlarla bağlı olduğu kişilerden ayrılan insanların hayatlarında önemli değişiklikler olur. Bu değişiklikler, insanı derinden etkiler. Çünkü insan, eski çevresinden hemen kopamamakta, mazisiyle bağını kolayca kesememektedir. Her zaman görmeğe alıştığı, sevdiği, benimsediği şeylerden ayrılan kişinin yeni ortamdaki yabancılığı, eskiyi arayışı, üzüntüsü, duyduğu hasret, giderek gurbeti bir tema olarak ortaya çıkarmıştır.

       Halkın arasında, halkla içice yaşayan halk şairleri, şiirlerinde her zaman halkın duygularını, özlemlerini dile getirmişlerdir. Gurbet duygusu da halkın çokça yaşadığı bir duygu olduğu için halk şiirine girmiş, özellikle saz şairlerinin şiirlerinde çok sık işledikleri bir ana duygu, bir tema haline gelmiştir.

      Öte yandan, saz şairlerinin hemen hepsi, hayatının büyük bir bölümünü ana-ata ocağından ayrı diyarlarda geçirmişlerdir. Bunun tabiî sonucu olarak da gurbette yaşadıklarını, şiirlerinde anlatmışlardır.

 

                                           SELAM SÖYLEĞİN TURNALAR

        

        Yazılı ve sözlü kaynaklarda Âşıklar şiirlerinde iki kuşun ismine daha fazla yer vermekteler. Bülbül ve Turna. Turnaların sesi çok güzeldir. Çok yükseklerden uçar ve devamlı göçer halinde bulunduğundan “Postacı-Haberci” benzetmesi yapılmıştır. Âşıklar da yâd ellerinde özlem duyduklarına Turnalar vasıtası ile selam gönderirler.

    Turnalar kimi zaman coşkunun, kimi zaman hüznün, bazen de mutluluğun habercisi olmuşlardır. Birçok halk şiirinde, özellikle halk türkülerinde duyguların anlatımında turnayı aracı olarak görürüz. Turnanın türkülerde bu kadar geniş yer almasında, onun Anadolu da halk tarafından çok sevilmesi etkili olmuştur.

    Turnalar güzellik, aşk ve vefa duygusunu taşırlar göçtükleri her yere. Turnalar bilir göçmenliğin zor iş olduğunu. Bu yüzdendir ki yerleştikleri her çevreye buruk şiirsel bir duygu ve anlam saçarlar...

        XVIII yüzyıl sonları ile XIX yüzyıl başlarında Çıldır’ın Koravel (Sazlısu) köyün batısında harabe halde bulunan Kunduzhev köyünden İsmailoğullarından Süleyman adlı Hoca İrfani ünlü bir halk şairi olup Kharmandarlı/Kharbandalı-Türkmen Karacaoğlan’ın kız kardeşini kaçırır. Bu olay üzerine kızın kardeşi Hoca İrfani’yi amcasıda olan Ahıska valisine şikâyet eder ve yaşanan süreç içerisinde Hoca İrfani Arpaçay ilçesine bağlı Kümbetli köyü yakınlarında harebe halde bulunan Demirciler köyüne gönderilir. İrfani sabah namazı için dışarı çıkıp abdest alırken gökyüzünde giden turnalara seslenir.

        

Sabah namazında kalkıp Zarşat’tan

As Lavaş-Gediğ’in, bağla katarın

İn, Karaçayır’ı bulasan turnam,

Karış Taşbaşı’nda Göl’e sen turnam

 

İrişli, Külveren kaldı sağ yana

Albız ıssızlıktır, Cala virana

Aş Kızılkilse’den geç, Kamervan’a

Orda da bir gece kalasan turnam.

 

Şebil Ağcakala dönüptür yaza

rama Kakaç’a belki yol aza

Gel su-Katışan’dan ver, in Cambaza

Cambaz-Çukuru’nda gülesen turnam.

 

Zinzal’lar çekilip yucadan yuca

ra Çamdıra’dan sor hali nice

Sukhara mamurdur, bari bir gece

lenip rahatı bulasan turnam

 

Kökhan süvaridir, ürüt piyaden

Urta’yla Meredis gelmesin yadan

Al Çatak-Başı’nı geç Zurzuna’dan

Kunduzkhev dost köyü, bilesen turnam

 

İrfani der turnam, çıkma sözünden

Âlemi mest ettin hoş avazından

Aslı Karmandarlı-Türkmen Kızı’ndan

Orda bir hoş haber alasan turnam.

 

 

      Merhum aşığımız Murat Çobanoğlu’da(1940–2005)  gurbette özlem duyduğu eşine ve çocuklarına yazdığı “Turnalar” başlıklı şiiri.

 

 

TURNALAR

 

Eşizden mi ayrılmışsız bilemem!

Neden batmışsınız yasa turnalar?

Ah ederim ben de gurbet ellerde,

Kulak verin çıkan sese turnalar!

 

Dünya insanları düşürür dara,

Avcı vardır alçalmayın dağlara,

Korkarım ki uğrarsınız zarara,

İnanmayın siz herkese turnalar!

 

Âşıklar canını veriri canana

Yolumuz gidiyor bilmem ne yana?

Sesiniz cansızı getirir cana,

Sizin gibi dertli varsa turnalar.

                                           

Çobanoğlu der ki bir çift sözüm var,

Yârim için tükenmeyen arzum var,

İki oğlum ile iki kızım var,

Benden selam deyin Kars’a turnalar[ix].

 

 

     Turnalar “ Kuzeyden güneye, güneyden kuzeye göç ederken, Anadolu insanından selam götürür, onlardan da selam getirir”.

       “ Hasreti,1929 Yılında Kars’ın İncesu köyünde doğmuştur Asıl adı Sadi Değer’dir.1969 yılın da Kayseri’ye göç etmiştir. Altı kıtalık “Turnam”adlı şiirde 16 şairin adı geçmektedir. Hasreti Turnalara hitap ederek etkisinde kaldığı şairlere onlar vasıtasıyla haber ulaştırma düşüncesi içerisindedir”.

 

 

                   TURNAM

 

Bağdat ne ki orda meskan ettiniz

Uç turnam uç eski çağlara doğru

Hele mecnun sahrasına uğrayan

Ferhat külünk vuran dağlara doğru

 

İnin Fuzuli’nin diyarlarına

Ses katın Yunus’un ahu zarına

Selam söyle Emrah’ların pirine

İrşad’iyle inin bağlara doğru

 

Bir de Seyrani’ye uğrayın barı

Karacaoğlan terk etimi diyarı

Dadaloğlu bozmamış mı çadırı

Çevirmiş yönünü tığlara doğru

 

İbrahim Hakkı mı kaldı dünyada

Mansur”enelhak”ta varmı künyede

Mevlane’yi ziyaret et konya’da

Şem’i gözyaşlıdır ağlara doğru

 

N’ola turnam bir de şarka dönesin

Erzurum’da Sümmani’ye inesin

Çıldırlı Şenlik’e çok güvenesin

Kısır dağlarında çığlara doğru

 

Müdami, Ferahi, Âşık Veysel’e

Çark-ı devran neler evretti böyle

Âşık Hasreti’den çok selam söyle

Kalbi sadık olan sağlara doğru[x]

 

 

      1877–1878 (93 Harbi) Osmanlı-Rus savaşında istilaya uğrayan Kuzey Anadolu’nun büyük bölümünde Rus’ların baskıcı zulmüne dayanamayan Türkler, doğup büyüdükleri yerleri istemeyerekte olsa göç etmek zorunda kalırlar. Göç esnasında birçok “göç” şiirleri söylenir. Söyleyeni belli olmayan göç şiiri

 

1915 GÖÇ AĞITI

 

Vatandaki kalan evler

Binalar ağlatır beni

Zümrüt gibi o yemyeşil

Ovalar ağlatır beni

 

Dağlarında öten kuşlar

İnsana canlar bağışlar

Ayrılıktan akan yaşlar

Balalar ağlatır beni.

 

Vatanından ayrı düşen

Ortalıkta kalıp, şaşan

“Aman yavrum” diyip koşan

Analar ağlatır beni.

 

Allah’a veren canını

Toprağa koyan yanını

Yerlere döken kanını

Babalar ağlatır beni.

 

Servi boylu nazik beden

Sırma saçlı gonçe-dehen

Düşmanlara esir giden

Sonalar ağlatır beni.

 

Gayib eylemiş annesin

Ahından titriyor zemin

Sibyandaki hazin, hazin

Sedalar ağlatır beni[xi]

 

                                                        MEKTUBU KOKLAMAK

        

     Doğudan batıya göç sadece batı illerine olmadı 31 Ekim 1961 yılından itibaren Almanya’ya çalışmak için yoğun işçi göç’ü başladı. Göç akınının esası ekonomik sorunlardan kaynaklanmaktadır. Göç eden insanlarımız belli bir süre burada çalışıp birikim yaptığı para ile memlekete geri dönüp ailesinin daha rahat yaşaması için tarla, arsa, ev, bağ, bahçe ve Traktör alıp kimseye muhtaç olmadan hayatına devam etmiştir.

      O yıllarda İletişim araçları şimdiki gibi gelişmemişti. En iyi iletişim aracı mektuptu. Gurbetten gelen mektubu alan ana bir gülü dalında koklar gibi mektubu okutmadan. İçindeki kâğıdı koklardı”Bu kâğıtlar oğlum kokuyor” derdi. Veya hanımı mektubu çeyiz sandığının en güzel köşesinde saklardı. Çocuklar ise baba özlemi ile büyürdü.

      Yurt dışında çalışan işçilerimizin moralini yüksek tutmak için 1970–1980 yılları arasında  “Âşıklar turnesi” düzenlenirdi. Bölgemizden Âşık Murat Çobanoğlu, Âşık Şeref Taşlıova, Âşık İlhami Demir, Âşık Rüstem Alyansoğlu Âşık Sabri Şimşekoğlu, Âşık Erzade sık sık giderdi.

       Babasını özleyen bir çocuk Almanya’da çalışan babasına Âşık Murat Çobanoğlu’ndan bir mektup yazmasını ister.

    “Murat amca babam Almanya’ya gideli 11 yıl oldu. Askerlik çağım geldi daha dönmedi ne olursun babama bir mektup yazda tez gelsin bizi görsün. Anam, gardaşlarım her gün gözyaşı döker. Sabrımız tükendi artık. Ne olursun Murat amca babama yazda tez gelsin”.

 

Almanya sen babamı götürdün

Hallerimiz yaman oldu dön baba

Hani söz vermiştin çabuk dönecen

Yaralarım çıban oldu dön baba

                   ...

Baba boynumuzu eğemez olduk

Yeni bir elbise giyemez olduk

Vallah sıcak yemek yiyemez olduk

Kuru soğana razıyız yeter dön baba

             ...

Çobanoğlu hem söyledin ağladın

Bu nasıl acıdır beni dağladın

Bu veran Almanya seni bağladı

Evlerimiz veran oldu dön baba.

 

                                  Mektubu alan babanın oğluna cevabı.

 

    “Mektubunu aldım oğlum. Ağladım. Benim kolum, kanadım, aslanım oğlum. Ben Almanya’ya keyfim için gelmedim. Yavrum sizler için gittim. Ömrümü tükettim, bekle yolumu gelecem. Anan, gardaşların sana emanet. Seni kendi elimle askere gönderecem. Bekle yavrum gelecem.”

 

Mektubunu alır almaz ağladım

Bekle yollarımı gelirim oğul

Küçük kardeşlerin sana emanet

Bekle yollarımı gelirim oğul.

                  ...

Gam kervanı birer birer çekilmiş

Duyduğuma ananın beli bükülmüş

Gurbette de benim ömrüm sökülmüş

Bekle yollarımı gelirim oğul.

 

Kars’lı Çobanoğlu bir destan koşmuş

Ananın da rengi sararmış solmuş

Benim de saçlarım hep beyaz olmuş.

Bekle yollarımı gelirim oğul[xii].

  

      “Âşık İsmail Cengiz İstanbul’a yerleşmiştir. Kars’ta bulunan kardeşi tarla sabanını satıp İstanbul’a gelmek ister. Uzunca bir mektup yazar. Azeri’nin kardeşinin mektubuna cevabı şöyledir”.

 

Gardaşım haberin aldım

Sakın gelme İstanbul’a

Mektupta da çok yalvardım

Sakın gelme İstanbul’a

         

             .....

 

Gardaş ister gücen, darıl,

Şerefnen tarlana sarıl!

Akşamda evi, nde yorul,

Sakın gelme İstanbul’a!

 

Bu mektubu alan kardeşi İstanbul’a gelmeyeceğini bir şiir ile Azeri’ye şöyle bildirir.

 

Gardaşım mektubun aldım,

Daha gelmem İstanbul’a,

Derecesiz menun oldum

Vallah gelmem İstanbul’a,

 

          ....

 

Gelen gardaşın sesidir,

Gurbet dünyanın süsüdür,

Köy şehirin haznesidir,

Daha gelmem İstanbul’a[xiii]

 

 

       Almanya’ya çalışmaya giden baba bir türlü geri dönmez. Aradan uzun zaman geçer. Oğlundan bir türlü haber alamayan ana âşık Murat Çobanoğlu’ndan oğluna bir mektup yazmasını ister.

 

ANADAN ALMANYA’YA MEKTUP

 

Aman yavrum saçlarıma al düştü

Saç ağardı, bel büküldü, gelyetiş

Her gün için yavruların yaş döker

Dostlarımız bak çekildi, gel yetiş

               ...

Yavrum bu hasretlik beni dağlarmış

Yavrum yollarını kimler bağlamış?

Karslı Çobanoğlu demiş ağlamış,

Ömür taşı hep döküldü, gel yetiş[xiv].

 

GEÇTİ GURBETTE

 

Dilimde türküler gönlümde sevda

Ömrüm böyle geldi geçti gurbette

Saatim dakikam an’ım sınavda

Düzenimi deldi geçti gurbette

 

Hiç iyi olmadı felekle aram

Kabuk bağlamadı bir türlü yaram

Tevekkül eyleyip beklerken sıram

Adımızı sildi geçti gurbette

 

Canım dediklerim bir bir el oldu

Gözlerimin yaşı aktı sel oldu

Ne tomurcuk açtı nede gül oldu

Bağım bahçem soldu geçti gurbette

 

Duman eksilmedi garip başımdan

Gemiler yürüttüm akan yaşımdan

Özümü yandırdım öz ataşımdan

Gelen baktı güldü geçti gurbette

 

Mizani böyleymiş senin kaderin

Günden güne artar derdin kederin

Bu zalim gurbetin yarası derin

Lime lime böldü geçti gurbette  (Şair: Taner Karataş- Mizani)